Uludağ Üniversitesi , Bursa Uludağ Üniversitesi , Uludag Universitesi Uludağ Üniversiteli Olmak Ayrıcalıktır..
Kayıt Ol Haberler Mailine Gelsin
96890_1

Uludağ alevler içinde!

Uludağ’ın eteklerinde yer alan Cumalıkızık Köyü’nün üst bölgesinde yaklaşık 20 hektarlık ormanlık alanda yangın çıktı....
06/12/11 - 6:21 Yorum sayisi 0(0)
Gençlik Meclisi

Gençlik Meclisi Uludağ Üniversitesi’nde

BURSA KENT KONSEYİ GENÇLİK MECLİSİ VE BURSANAT EĞİTİM VE GENÇLİK DERNEĞİ ORTAKLIĞINDA ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ’NDE AÇILAN...
30/10/11 - 4:51 Yorum sayisi 0(0)
burulaş

Bursa Otobüs Güzergahları ve Saatleri

Aşağıdan Otobüs numaralarının güzergahlarını öğrenebilirsiniz. Saatlerini öğrenmek için Büyüteç simgesine, Konumu için Harita simgesine tıklayınız. Saat/Konum Hat Adı Kalkış Yeri Varış Yeri   1/A...
22/08/11 - 9:01 Yorum sayisi 0(0)

Sosyal Politikaya Giriş Ders Notları

Kategori: Ders Notları, GenelEklenme Tarihi: Ara 27th, 2011Ekleyen:

SOSYAL POLİTİKAYA GİRİŞ

Sosyal politika 19.yüzyılda Batı Avrupa‟da gerçekleşen sanayi devriminin yarattığı büyük zenginliğe karşılık bu zenginliği yaratan emekçilerin içine düştüğü derin sefaletin bir sonucu olarak diğer akımlarla birlikte doğmuş bir disiplindir. Gerçekten sosyalizm, anarşizm, kooperatifçilik, sendikacılık aynı dönemde doğmuş ve toplumsal dengesizliğe ve yoksulluğa karşı   daha sürdürülebilir bir toplumsal yaşamı oluşturmayı hedefleyen akımlardır.

Toplumsal düzenin tabii bir düzen olmayıp insanlar tarafından oluşturulduğu fikri genel kabul görmeye başladığı andan itibaren daha adil, daha yaşanabilir, daha sürdürülebilir bir düzenin esasları araştırılmış ve politikalar oluşturulmuştur. Sosyal politika, liberal sanayi kapitalizminin olumsuz sonuçları üzerine çareler üretmeye yönelik bir akım olarak ortaya çıkmış olması nedeniyle uzun bir süre, kapitalizmi muhafaza edecek, onun yarattığı sorunları giderecek bir politika gözüyle değerlendirilmiştir. Ancak günümüzde değişen koşulların da etkisi ile geniş bir anlam ve içerik kazanmıştır.

Güçsüzü, güçlünün elinden kurtaracak bir doğal düzen yoktur. Ancak güçsüz ile güçlü arasında denge güçsüzlerin toplumsallaşması ile sağlanabilir. Bu nedenle sosyal politika bu toplumsallaşmayı tarihi olarak inceler ve genel kuralları araştırır

Toplumsal refah ve toplumsal huzur talep edildiği sürece sosyal politika var olacaktır. Toplumda refah ve huzurun sağlanması kendiliğinden gerçekleşemez. Bu gerçek anlaşıldığı andan itibaren bir takım araçlara ve politikaların üretilmesi zorunluluğu sosyal politika disiplininin gelişimini zorlayacaktır.

Bir toplumun refah ve huzurunun aynı anda sağlanması çok çeşitli araçları gerektirir. Refah maddi bir anlam taşır, fakat hangi araçlara sahip olan insan ve toplum refah içindedir sorsun aksin bir cevap verilemez. Ancak karşılaştırmalar ile şu toplumun bu topluma göre daha müreffeh olduğundan bahsedilebilir. Refah iktisadi bir konudur. Daha doğrusu iktisat biliminin hedefi refahtır. Ancak tek başına refah toplumun hedefi olamaz. Huzur olmadan refah iktisadi araçların insanca kullanılmasını terk etmek hatta insanı amaç olmaktan çıkarıp araç haline getirme anlamı taşır. Gerçekten bir toplumda bütün insanlar zorla çalıştırılarak, yeni ihtiyaçlar yaratmadan, asgari ihtiyaçları karşılayarak büyük bir sermaye birikimi ağlamak ve büyük bir üretim gücüne erişmek mümkün olabilir. Hatta bu büyük üretim gücü ortaya muazzam bir zenginlik çıkarabilir. Ancak zenginliğin topluma yansımaması bu durumu anlamsız hale getirir. O halde ne pahasına olursa olsun kalkınma sosyal politikanın hedefi olamaz

Huzur ise daha manevi bir kavramdır ve biraz da durgunluk ifade eder. Toplumları huzur açısından karşılaştırmak çok daha güçtür. Bir bireyin huzuru, ailenin huzuru toplumun huzuruna göre daha kolay belirlenebilir . Huzur bir bakıma bireyin beklentilerinin yerine getirilmesi, tatmin edilmesidir. Tatmin psikolojik bir duygu olup ölçülemez. Kural olarak arzu ettiğini başaran insan tatmin olmuştur.Arzusu az olan ve bunu gerçekleştiren kişi de tatmin olmuştur. Sosyal politikanın amacı yalnızca huzur değildir. Eğer öyle olsaydı ilkel bir toplum gelişmiş bir topluma göre huzurlu olabilirdi. Bir toplumun yüksek ideallerle dolu olması,   o   toplumu   başarıya   yöneltir.   Ancak   başarı   için   gerekli   olan   imkanlar   ile   hedefler

<!–nextpage–>

arasında büyük farkların olması huzursuzluk kaynağıdır. Tersi olan durumlarda da kaynakların çok olmasına karşılık hedeflerin sınırlılığı insanların tembelliği ve vurdumduymazlığı ortaya çıkar. Sosyal politika disiplini her iki durumu da göz önüne alarak huzur ile refahın aynı anda gerçekleştirilmesini hedefler. Bu yönüyle sosyal politika yüksek insanlık ideallerini hedeflerken diğer taraftan bu ideale varmadaki külfetlerin ve sonunda elde edilen nimetlerin toplum içinde adil dağılımını sağlayarak bütün toplumsal kesimler arasında uzlaşmanın yollarını aramaktadır.

En çok şeyin değiştiği ve en çok şeyi değiştiren yüzyıl olarak adlandırılan 19.yüzyıl içinde
oluşan şartlara yönelik gelişen sosyal politika tedbirleri dar anlamda sosyal politika tedbirleri
olarak adlandırılmaktadır. Bu yüzyılda ortaya çıkan bağımlı çalışma düzeninde işçi işveren
arasındaki üretim ve bölüşüm ilişkilerinin sonucunda işçi sınıfı büyük bir sefalet ile karşı
karşıya kalmıştır. Sanayileşme ile birlikte toplumun içinde büyük bir çoğunluğa ulaşan işçiler
yoksulluk ve kötü çalışma şartları altında, katlanılması zor bir hayat sürdürürken, sermaye
sahipleri, bankerler, spekülatörler verimliliğin getirdiği büyük bir zenginliğe ulaşmış orta
çağın aristokratlarından daha ihtişamlı bir yaşantıya kavuşmuşlardı. Yaşanan bu tezatlar
proleterler ile sermaye sahiplerini büyük bir kavgaya, birbirlerini ve sistemi tahrip etmeye
yöneltmişti. Bu ortamda barışçı çözüm yollarının aranması ve oluşturulması ve düzenin
devamını     sağlayacak     politikalar        olarak     sosyal     politika     tedbirlerinin     ortaya     çıktığı

görülmektedir.

Dar anlamda sosyal politika, kapitalist düzen içinde emek ve sermaye sahipleri arasındaki mücadeleyi barışçı yollarla sona erdirerek, ekonomik ve toplumsal hayatın, kısacası düzenin devamını   sağlamaya yönelik politikalar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sosyal politika 20. yüzyılda giderek güçlenmiş ve sadece kapitalist sistemde iki sınıf arasındaki çekişmelerle değil toplumsal hayatı olumsuz etkileyen ve toplumsal bütünlüğü tehdit eden her türlü sorunla mücadeleye yönelmiş bir politika kimliğinde karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında sadece kapitalist sistem değil her türlü rejimde toplumların hedeflerine ulaştırmaya yönelmiş, modern hayatın getirdiği yeni problemlerle de ilgilenen bir disiplin haline gelmiştir.

Sosyal politika, her şeyden önce iktisatçı olmayı gerektirir. Ancak her iktisatçının sosyal politikacı olması beklenemez. İktisatçı ile sosyal politikacı arasında daimi bir çatışma vardır. Bu çatışma refahla birlikte huzurun sağlanmasının şart olduğunu iddia eden sosyal politikacıya karşı, kıt kaynakların kalkınmaya ayrılmasını öngören iktisatçının çatışmasıdır. Her ikisinin ilgi alanı aynı fakat odaklandığı konu farklıdır. Sosyal politika kalkınmadan fazla feragat etmeden, başka bir ifadeyle sağlanabilecek azami refahı sağlarken huzuru da kalkınmaya feda ettirmemek zorundadır.

Sosyal politika en başta

-         Büyük ölçüde devlet politikasıdır. Gelişmesini büyük ölçüde insan haklarının ve demokrasinin gelişmesine borçludur.

-         Devlet bir yandan sosyal sınıflar ve çıkarlar arasında uzlaşma sağlama ihtiyacı ve arayışı içindedir. Öte yandan devletin tüm toplumun çıkarlarını kollamak üzere piyasaya bırakılmayacak hizmetleri yerine getirme yükümlülüğündedir.

 

-         Demokratik siyasal hakların genel bir nitelik kazanmasını ve insan haklarına ekonomik sosyal boyutlar eklenmesinin arkasında işçi sınıfının mücadelesinin yattığını bilmektedir.

-         Bu nedenle sosyal politika önce işçi sınıfına ait önlemler olarak başlamışsa da zaman içinde toplun çeşitli kesimlerine ve çeşitli toplumsal sorunlara yönelmiş tüm toplumun sosyal gelişmesini sağlamaya ve yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan bir vatandaşlık hakkına dönüşmüştür.

-         Sosyal politika günümüzde toplumsal düzeni ve bütünlüğü ilgilendiren daha geniş kapsama ulaşmıştır. Artık toplumda çıkarları çatışan işçi ve işverenleri uzlaştırmaya çalışmaktan öte tüm toplumda bulunan ve toplumsal düzende rahatsızlık yaratmaya yönelik olan tüm çatışmalarla ilgilenmektedir. Günümüzde ulusların içinde yaşanan ve uluslar arası gelişmelerden etkilenen her türlü değişimi de yakından izlemekte ve toplumsal bütünlüğü pekiştirmeye yönelik tedbirleri de içermektedir. Bu bakımdan sosyal politika iktisat, sosyoloji, hukuk, psikoloji gibi temel sosyal bilimlerden destek alırken kentleşme, çevre, ekoloji gibi tabii bilimlerle de bağlar kurmaktadır.

SOSYAL POLİTİKA OLGUSUNU HAZIRLAYAN TARİHİ KOŞULLAR

Sosyal politika her ne kadar 20. yüzyıl içinde gelişmiş ve Batı‟ya özgü önlem ve politikalar bütünü olarak gösterilse de sosyal politikayı gündeme taşıyan olaylar 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Sosyal politikanın ruhu tarihi süreç içinde ortaya çıkmış ve olgunlaşmıştır. Bu nedenle soysal politikayı kavrayabilmek için bu tarihi sürecin gelişimini izlemek gerekir.

Ortaçağın Sosyo-Ekonomik Koşulları

Feodal çağın Avrupa‟sı demografik ve ekonomik anlamda durgundu. Ekonomi büyük ölçüde tarıma dayalı olması yanında üretim feodal düzen içinde öz tüketim için yapılıyordu. Üretim bireysel, küçük birimlerce ve kendi ihtiyaçlarına dönük yapılması yanında iş bölümünün olmaması da verimliğin düşük kalmasına neden oluyordu. Toprak sahibi olan feodal beyler ile topraklar üzerinde tarımla uğraşan köylüler arasındaki ilişkiler üretimi belirleyen en önemli unsurdu. Toprak sahipleri korumalık ve vergi olarak üretilen üründen pay alarak düzeni sürdürüyorlardı. Tarımda kullanılan tekniklerin geri olması yanda insan ve hayvan gücü dışında enerji kullanılmaması üretim miktarının sınırlı olmasına yol açan diğer bir etkendi. Ortaya konan ürüne feodal bey ve kilise büyük ölçüde el koyunca köyler ancak karınlarını doyurabilecek kadar bir pay kalmaktaydı. Bu da yetersiz beslenme ve açlık tehlikesinin sürekli var olması orta çağ insanlarının kaderini oluşturmaktaydı.

Ürün fazlasının olmaması ticarete konu olabilecek mal miktarını sınırlıyor, ticari hayatın gelişmemesi ulaşım yollarının ve ulaşım araçlarının gelişmemesine neden oluyordu. Böylece kıta içinde hareketlilik sınırlı kalıyor, insanlar doğdukları yerlerde yaşama zorunda kalıyordu. Zaman zaman yaşanan kıtlık ve salgın hastalıklar demografik gerilemelere yol açıyor, gelişme ve değişme için gerekli nüfus baskısı oluşmuyordu.

 

Ticari hayatın sönük kalması para kullanımını engelliyordu. Toplumun aynı ülke içinde bile
bir birinden kopuk yaşaması ve bunun doğurduğu siyasal belirsizlik, ulaşım zorluğu gibi
nedenlerden dolayı para basımı engellenmekteydi. Yaşanan para kıtlığı paranın işlevlerini ve
doğal     olarak     da     ticareti     yavaşlatmaktaydı.                   Var     olan     ticaret     takasa     dayalı     olarak

sürdürülmekteydi.

Baronlar ve krallar kasalarında altın veya gümüş tabaklar ve mücevherat biriktiriyorlardı. Kiliselerde bu tip kıymetli maden biriktiriyorlardı. Nakde ihtiyaç duyduklarında bir taç, bir kaç içki kupası veya bir haç satıyor ya da rehin bırakıyor veya yakınlardaki bir darphanede eritilmek üzere yolluyorlardı.

Feodal çağın Avrupası, tamamen içine kapalı bir tarzda yaşamıyordu. Komşu uygarlıklar arasında sınırlı da olsa bir ticaret sürdürülüyordu. Bu ilişkilerin başlıcaları Müslüman İspanya ile sürdürülen ilişkiler, Venedik ve Bizans ile yürütülen ticaret sayılabilir. Doğu Avrupa‟da Macarların etkisi ile Tuna yolu hemen hemen kullanılmamaktaydı. Böylece satacak malı olmayan Batı Avrupa sürdürülen ticarette hep açık vermekteydi. Batı Avrupa Doğu Akdeniz ülkelerinden yalnızca yükte hafif, pahada ağır lüks mallar almaktaydı. Batı‟nın ise bu mallara karşılık olmak üzere sunacak her hangi bir ürün bulunmamaktaydı. Bizans, Mısır ve yakın Asya pazarlarından sağlanan köleler Batının ticarette kullanabileceği en önemli kaynaktı.Köle ticaretinden elde edilen kazançlar değerli madenler ve baharat ithalatını karşılamaya yetmiyordu.

Para dolaşımının yavaşlığı ve ticaretin cansızlığının bir diğer ağır sonucu da ücretin değersizliği ve toplumda ücret karşılığı çalışanların azlığıdır. Ücretin bir yaşam temin edememesi sonucunda soylular hizmetlerini görmesi için bir adam kiralama zorunda kaldıklarında periyodik olarak para ödeyememeleri karşısında ihtiyaç duydukları adamları ya yanlarına almak zorunda kalıyorlar ve onları besliyorlardı, yada onlara hizmetleri karşılığında küçük de olsa toprak vererek kendi geçimlerin temin etmeleri sağlanıyordu. Kendine toprak verilen kimseler bu toprağı doğrudan işleyerek yaşamlarını sürdürmekteydiler. Ücretli çalışan gölgesinde yaşadığı efendisinin işini gördükten sonra parasını alıp istediği yere gitmekte özgürdü. Ancak ücretli çalışanın geçimi için kendine daha fazla zaman kullanmaya başlaması yükümlü olduğu hizmetlerin yükünü azaltmaya yönelmesi,   bu sistemin gelişmesin engelledi.

Orta çağda sanayi benzeri üretim kasaba ve kentlerde atölyelerde lonca sistemi içinde yürütülmekteydi. Pazarın belirli bir bölümüne yerleşmiş atölyelerde yapılan üretim esnaf teşkilatı tarafından çok sıkı denetlenmekte kalite ve fiyat yanında üreticilerin yaşam şekilleri üzerinde de sürdürülen sıkı denetim ürün sayısının sınırlı kalmasına yol açmaktaydı. Atölye sayısının sabit tutulması üretim üzerindeki baskının daha da artmasına yol açıyordu. Bir atölye sahibi usta ölmedikçe bir ustanın atölye sahibi olması söz konusu olamazdı. Çıraklık adı altında çok küçük yaşlarda girilen meslekte zorlu çalışma dönemleri ve çok sıkı uygulanan kuralla yetişen çalışanlar zaman içinde yapılan sınavlarla önce kalfalığa sonra ustalığa yükselerek çalışma hayatlarını sürdürmekteydi. . Herkes aynı yaşamı ve sosyal değerleri paylaştıkları için atölye sahibi usta ve diğer ustalar kalfalar ve çıraklar arasında bir çıkar farklılaşması oluşmamaktaydı.Atölye sahibi usta bir işverenden çok çalışan diğer kişilerin örnek aldığı baba, bir lider konumundaydı. Herkes mesleği sayesinde gereksinimlerini sağlar ve karnını doyururdu. Bu çağda meslekler herkesin çalışarak ekmeğini kazanması ve başkasının ekmeğine el atmaması için vardı. Üretilen mal tümüyle bir kişi tarafından yapılmaktadır. İş bölümünün doğmamış olması uzmanlaşmayı da etkilemiştir.

 

Ekonomik hayatta görülen durgunluk demografik hayatta da görülmekteydi. Çok doğal olarak
artan nüfusu besleyemeyecek durumda olan bir ekonomi büyük nüfusun varlığını
taşıyabilecek güçte de değildi. Doğum oranlarının yüksekliği yanında ölüm oranlarının da
yüksek olması nüfusun göreceli olarak dengede kalmasına yol açıyordu. Feodal Avrupa‟da
çocuk ölümleri çok yüksekti. Yetişkinlerin ömrü de savaşlar ayrı tutulduğunda bile ortalama
olarak çok kısaydı. Yaşlık çok erken, bizim olgunluk dediğimiz yaşlarda başlamaktaydı.
Almanya‟da Saksonya hanedanının ilk dört üyesi 60, 28, 22 ve 52 yıl yaşamışlardı. Kendini
çok yaşlı sanan bu toplum çok genç insanlar tarafından yönetiliyordu. Ölüm oranlarını
yükselten en önemli olgu hiç şüphesiz salgın hastalıklardı. Toplum bu salgınlarla mücadele
edebilecek      bilgi    ve    donanımdan    yoksundu.    Fakirler    arasında    açlık    da    benzer    etkiler

yaratıyordu.

Sonuç olarak toplumda üretim ile nüfus arasındaki dengeyi kötü beslenme yani açlık, bazen kıtlıklar ve salgın hastalıklar, dolayısı ile ölüm oranlarının yüksekliği kurmaktadır.

Orta Çağda Sosyal Sınıflar

Orta çağ Avrupa‟sında üç toplumsal sınıfın ortaya çıktığı görülmektedir.. Soylular doğuştan kazanılmış pek çok hakkı bulunan geniş topraklara sahip, bu topraklar üzerinde yaşayan köylüleri çalıştıran ve koruma karşılığında vergi alan aristokratlar. Günlerini savaşarak ya da avlanarak, geceleri ise arkadaş dost çevresiyle geçiren soylular, arazileri üzerinde hakimiyetlerini arttıracak silahlı güç besleyerek, şatolar kiliseler inşa ettirerek, turnuvalar ve benzeri etkinlikler sırasında şatafat ve gösterişe önem vererek,çoğu kez sahip olunan olanakların üstünde lüks yaşantı sürdürüyorlardı. Bu yaşam biçiminde giderler her zaman gelirlerden çok olduğundan durmadan gelirleri arttırmanın yolları aranmaktaydı.Sürekli olarak köylülerden toplanan vergileri ve kiraları yükselten bu durum köylerin hayatını daha da çekilmez hale getiriyordu. Gerçi soylular parayı küçümseyerek bütün para kazanma yolları ahlaksızca kabul etmekteydiler. Soylu olmak, ataları arasında köle olan herhangi birinin bulunmaması anlamına gelmektedir. Soylular sikke ve mücevherlerden meydana gelen servetleri yanında toprak sahibi olmaları da belirgin bir özellikti. Sahip olunana değerler her şeyden önce başka insanlar üzerinde komuta yetkisi vermekteydi.

Orta çağda dikkat çeken ikinci sınıf kilise mensupları, din adamları yani dua edenlerdir. Görevi çok eski gelenekten kaynaklanan bu Tanrı‟nın hizmetkarları cemaati ilke olarak her türden dünyevi işin dışındaydı ama feodal toplumun yapısı içinde kilise de feodalleşme içindeydi. Hatta rahipler gösteriş ve şatafat konusunda herkesi geçmekteydiler. İyi bakılan ve çok güzel donatılmış atlara sahip olmak halkın arasına peşlerine pek çok insanı takarak çıkmak ve her geçen gün daha keyif verici ve alenen daha günahkar bir yaşam sürdürmek istiyorlardı. Talihin kendilerine sunmuş olduğu sayısız olanakları küçümsüyorlar isteklerini gerçekleştirmekten başka bir şey yapmıyorlardı. Gelirleri şatafatlı hayatlarını karşılayacak düzeyde olmadıkları için kilise vergilerini arttırmak ve soylulardan yardım toplamaktan başka çareleri yoktu Böyle bir yaşantının ekonomik bir çöküşe yol açması kaçınılmazdı . Bir taraftan aristokratlar diğer taraftan kilise mensupları tek üretici güç olan köylülerin gelirlerini ya silah zoruyla ya da manevi baskı yoluyla ele geçiriyorlardı. Kilise ile soylular arasında sözde bir uzlaşma olsa da iki tarafta birbirlerinden çokça hoşlanmazlardı. Kilise feodal beyleri kutsayarak taçlarını giydirerek onlar üzerindeki manevi gücü siyasal ayrıcalıklar için kullanırken. Aristokratlar kilisenin sağladığı ruhani gücün siyasal güçlerini toplum üzerinde daha çok arttırmak için kullanmış olsalar da kilise mensuplarının aristokratların zorluklarına katlanmadan üretilenden pay almalarına içerliyorlardı. İki büyük tüketen ve tek üretenin olduğu düzenin sürdürülebilirliği de sınırlıydı.

 

Orta çağda gerçek ve tek üretici sınıf köylülerdi. Buna karşılık üretilenden en az pay onlara düşmekteydi. Köylüler aristokratlar ve din adamları tarafından cahil, kirli, günahkar olarak görülen horlanan bir sınıftı. Tek düşünceleri geçimlerin temin etmek ve doğal koşullara karşı koymaktı. Köle değillerdi ama bulundukları yerleri terk etmeleri yasaktı. Derebeylerinin kesin hakimiyeti altında, onların güdümleri çerçevesinde yaşamak zorundaydılar.bu dönemde sorumlulukları çok ama buna karşılık hakları yok gibiydi.

Salgın hastalıklar nedeniyle zamanından önce meydana gelen ölümlerin sıklığı, salgınlarla baş edecek yeterli donanıma sahip olmayan çaresiz toplum hayata her şeyin geçiciliği açısından bakılmasına yol açıyordu. Bu ortam orta çağdaki duygusal dengesizliğin temel nedeniydi. Sağlığı koruma konusundaki bilgisizlik ve çaresizlik yanına fakirlerin kötü zenginlerin aşırı beslenmesinin getirdiği toplumsal gerginlikler, umutsuzluklar, öfkeler toplumsal hayatı derinden etkiliyordu.   Ortaya çıkan tüm olumsuzluklara karşın

Ortaçağda Din Anlayışı

Orta çağın insanlarının, insanın ve evrenin kaderi konusunda sahip oldukları inancın tamamen Hıristiyanlığın teolojisi tarafından oluşturulduğu söylenemez. Bütün inanların da hepsinin katı bir biçimde aynı inanç ilkelerine sahip oldukları görülmemektedir. Bu bakımdan Ortaçağ Avrupa‟sında son derece heterojen bir din anlayışı ve yaşayışı bulunmaktadır. Katoliklik kitlelere tam anlamıyla nüfuz edememiştir. Denetimsiz bir şekilde mesleğe alınan ve yetersiz bir biçimde eğitilen din adamlarının yanı sıra halkın çoğunluğunun eğitimsiz olmasının da bunda etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle çoğunlukla dini metinler ve olaylar halka fresk ve kabartmalarla, ikonalarla tasviri bir biçimde canlandırılıyor ve aktarılıyordu. Hıristiyanlık dini ve eski mana dini iç içe geçmiş bir şekilde binlerce yıllık uydurma efsanelere karışmış bir haldeydi. Hava fırtınalı olduğu zamanlarda, bunun hayalet ordularının geçişi olduğuna inanılmaktaydı. Bu hayaletler, halk yığınlarına göre ölülere kilise doktrinine göre şeytanlara aittiler. Yaşanan kötülükler, savaşlar, afetler ve veba gibi salgın hastalıklar şeytanların marifetleriydi. Halk birçok karşıt gücün sürekli bir savaş halinde olduğuna inanıyor ve bu konudaki acizliklerini ayinler ve adaklar ile ve din adamlarının yardımlarıyla aşacaklarına inanıyorlardı. Akıl yürütmek söz konusu olmadığı gibi yaşanılan dünyanın gözlenmesi ve yorumlanması faydasız olarak kabul edilmekteydi. Yaşanılan maddi dünya bir cins aldatıcı maskeden başka bir şey değildi. Maskenin arkasındaki gerçeklerin anlaşılması mümkün olamazdı. Tanrının istediği yola kendi erdemleriyle ulaşılamayacağına dair kanaat son derece kesindi. Bu durumda yol gösterici olarak din adamlarından başka bir kaynak yoktu. Oysa din adamlarının entelektüel ve ahlaki düzeyleri, görevlerinin gerektirdiği düzeyin çok altındaydı. İnsanlığın tamamı sona doğru hızla koşmaktaydı. Bu kuvvetli inanç nedeniyle birçok kimse dünya nimetlerini terk ederek, çile çekmek üzere kiliselere kapanmıştı.

1517 yılında Luther, kendi cemaatine Kutsal Kitabı okutur. Papalığın yozlaşmışlığına baş kaldırır ve Kilise ve imparatora karşı Alman prenslerle ittifaka yönelir. Böylece Protestanlık yeni bir anlayış olarak yayılmaya başlar. Protestanlık aynı zamanda milliyetçilik ile ittifak yapması ile uluslaşmanın önünü de açar. Bir anda Katolik krallar bağımsızlık talepleri ile karşı karşıya kalırlar. Önce Hollanda ve onu destekleyen İngiltere Protestanlığı seçerek

 

Ortaçağda Siyasal Güç ve Devlet

Toplumun siyasal yönetiminde aristokratlar ve onların arasındaki hiyerarşi önemliydi. Aristokratların hiyerarşisini sahip olunan toprak büyüklüğü belirliyordu. Bu toprakların korunması ancak belirli bir miktarda silahlı güç oluşturmaya bağlıydı. Derebeylerinin kendi aralarındaki güç mücadelesi veya uzlaşmasıyla belirginleşiyordu.

Ortaçağ‟a egemen olan evrensel düzen kavramı, aslında Roma İmparatorluğunun ve
Hıristiyanlığın geleneklerinin ve kurallarının bir karışımıydı. Avrupa kıtasında 800 ile 1806
yılları arasında etkili olan Kutsal Roma İmparatorluğunun adı başlangıçta Batı
İmparatorluğuydu 11. yüzyılda Roma İmparatorluğu adını aldı, 12. yüzyılda Kutsal Roma
İmparatorluğu adını aldı. İmparatorluk genelde Alman krallıklarının topraklarını kapsadığı
için         ve    imparatorlar    Alman    kralları    arasından    çıktığı    için                       Kutsal    Roma    Germen

İmparatorluğu olarak da söylenmekteydi. Krallara tacı giydiren çoğu zaman Roma‟daki Papa oluyordu. Yani Roma imparatorluğunun önemli bir dini boyutu da oluşuyordu. Kural olarak tacı giydiren gücün tacı geri alma hakkının da olduğu bilinmekte idiyse de bu kilise ve imparatorluk arasında gizli bir saldırmazlık anlaşmasının olduğu söylenebilir. Kilise imparatora uhrevi bir güç vererek onun siyasal etkisini arttırırken, imparatorlar da bu hizmetlerinden dolayı kilisenin üretilenden pay almasına göz yumuyorlardı.

Merkezi İstanbul olan Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) daha önceleri Batı Roma imparatorluğu tarafından kontrol edilmekteyken, zamanla egemenliğini kazanarak ayrı bir imparatorluk olarak ortaya çıktı. Papalık ile Bizans arasındaki ilişki zaman içinde koparak Bizans‟ın egemenliği Avrupa tarafından da kabul edildi.

Batı İmparatorluğu Papalığın askeri gücü olmamasına rağmen Papalığın hakimiyetine geçmek üzeydi. Ancak İtalya‟daki Lombardlar bu duruma karşıydı. Bu durumda Papalık kendisine sadık olan Franklar yoluyla egemenliği eline geçirmeye çalıştı. Frankların tahtına geçen Charlemangne‟a imparatorluk tacını Papa III. Leo giydirdi. Avrupa‟da devlet yönetim üzerindeki din hakimiyeti   Charlemangne‟ın tac giymesinden sonra   700 yıl devam etti.

15. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa‟da merkezileşme ve uluslaşma sürecinin başladığı görülmektedir. Avrupa devletler eski feodal yapıların bölünmüşlüğünden kurtularak, yeni merkezi devletlerin inşası yoluna gittiler. Bu aşamada merkezi bürokrasi, merkezi ordu ve merkezi vergilendirme ulus devlet inşasında önemli adımlar olarak dikkat çekmektedir.

İspanya‟da 1468 yılında Aragon kralı Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi İsabella „nın evlenmesi bu iki krallığın birleşerek merkezi İspanya‟nın doğuşunu sağladı. 1492 de Müslümanları ve Yahudileri İberik yarımadasından sürerek yarımadan tamamı üzerinde egemenlik sağladı.

Fransa kralları Yüzyıl Savaşlarının sonlarına doğru Fransa üzerinde hakimiyet kurarak halkı doğrudan vergilendirme yetkisin alarak merkezi devlet inşası yolunda önemli adım attılar. Devlet yönetiminde din kuralları değil öncelikle ulusal çıkarlar öncelikle dikkate alınmaya başlandı. Bunun için kilisenin devlet işlerine karışması engellenerek tam tersi bir şekilde kilise devlet denetimi altına alındı. Özellikle 1624 yılında Kral XIII. Louis tarafından başbakanlığa getirilen Kardinal Richelieu devletin kendi çıkarlarını korumak için Hıristiyanlığın kurallarından bağımsız hareket etmenin gerekli olduğu düşüncesini uyguladı.

 

İngiltere‟de Tudor sülalesi merkezileşme konusunda en büyük engel olarak gördüğü Katolik Kilisesinden ayrılarak Angilikan kilisesini kurarak bu yeni kilisenin liderinin İngiliz Kalı olduğunu ilan etti.

Batı Avrupa‟da bu gelişmeler olurken Orta Avrupa‟nın iki ülkesi Almanya ve İtalya tam bir
bölünmüşlük        içineydi.     İtalya     altı     büyük     şehir     devleti     ile     birkaç     küçük     prenslikten

oluşuyordu.Bir ticaret cumhuriyeti olan Venedik, dini bir devlet yapısını sürdüren Papalık, Aragon Krallığına tabi olan Napoli Krallığı, Doria ailesinin yönettiği ticaret devleti olan Ceneviz, Sforza ailesinin yönettiği küçük bir dukalık olan Milano ve Medici ailesinin yönettiği bir cumhuriyet olan Floransa arasında bir güçler dengesi sistemi denilen bir sistem içinde bulunuyorlardı.

Almanya ise çok daha fazla bir bölünmüşlük içindeydi. 16. yüzyıl ortalarında Almanya‟da 300 den fazla siyasi oluşum bulunmaktaydı. Bu hiyerarşinin en tepesinde o yüzyıllarda Habsburg Sülalesi tarafından temsil edilen Kutsal Roma İmparatoru bulunuyordu. Onun altında, Kutsal Roma imparatorunu seçme yetkisini elinde bulunduran Mainz, Trier,Kolonya, Ren, Saksonya, Brandemburg ve Bohemya‟dan oluşan yedi seçici prenslik vardı. Bu prensliklerin altında da yüzlerce daha küçük prenslikler bulunuyordu.

Ulusal birliğini oluşturan devletlerin hızla geliştiği ve değiştiği bir Avrupa‟da gelişme ve değişme seyrine en geç giren iki devlette İtalya ile Almanya olacaktır.

Ortaçağda Hukukun Temelleri

Ortaçağda her yerde soylunun soylu olmayana karşı korunduğu görmekteyiz. Soylu özel bir ceza hukukuna tabidir ve bu hukukun öngördüğü cezalar avamınkilere nazaran daha ağırdı. Esas olan soylular düzeninin korunması hedeflenmiştir. Doğumdan itibaren kazanılan hakların gücü ne olursa olsun soyluluk sıfatıyla uyuşmayan işlerin yapılması halinde bu haklar ortadan kaldırılabiliyordu. Soylu kadın ve erkeklerin yapamayacağı işler vardı. Örneğin soylu erkekler başta ticaret yapmak, tarlada çapa sallamak, tarla sürmek, eşek sırtında odun taşımak yasaklanmışken soylu kadınlar fırında, çamaşırhanede ve değirmende çalışamazlardı. Soylular kişisel bakımları dahil ihtiyaç duydukları her şeyi soylu olmayanların hizmetlerinden yararlanarak gerçekleştiriyorlardı.

DEVLETİN OLUŞUMU VE FEODALİZMDEN KAPİTALİZME GEÇİŞ

Ortaçağda ekonominin tek bir amacı vardır ; gereksinimlerin karşılanması. Kişiler ve geçim kaynakları arasındaki fark geçim koşulları kavramını köylü ve esnaf için ayrı anlamlar taşıması demekti. Köylü bir avuç da olsa bir toprak parçasının sahibi olup başkaları ile ilgilenmeden kendi geçimini sağlamaya çalışırken esnaf geçimini sattığı ürünlerle sağladığından yaşamı, bu ürünlerin diğerleri tarafından beğenilmesine bağlıydı.O hem bir üretim hem de değiş tokuş örgütlenmesinin bir parasıydı. Köylü için toprağın büyüklüğü esnaf için ticaret hacmi geçimi sağlamaktaydı. Başlangıçta yalnızca geçinme yani yalnızca karnını doyurma, temel geleneksel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışma ön planda iken daha sonraları çok kazanmak ve zenginleşmek gibi istekler zaman içimde doğdu. Ancak ne toprak ne de ticarete konu olan mal fazla bulunuyordu. O dönemde çeşitli ticaret yolları varsa da iki önemli yol ön plana çıkmıştı. Birincisi Çin den başlayıp Atlantik kıyısına kadar uzanan İpek Yolu ikincisi ise Hindistan‟dan Avrupa‟nın içlerine kadar olan Baharat Yoludur. Bu her iki yol Asya‟nın zenginliklerini Avrupa‟ya   taşımakta ve Avrupalı için zenginliğin bolluğun Asya‟ya

 

dayandığı düşüncesini yaymaktaydı. Her iki yol uzun ve deve kervanlarına dayalı olduğu için ticaret hacmi düşük uzun süre alan ve pahalı ürünlere dayalıydı. Ticaret yolu üzerinde yeni devletlerin ortaya çıkması ve her yeni gücün bu ticaretten vergi alması ticaret hacmini daraltıyordu.

Ortaçağın sonlarına doğru zengin olan Asya‟ya daha kolay yollardan ulaşmak fikri ön plana çıkmaya başladı. 7.yüzyılın ortalarından itibaren İslam devletlerinin ortaya çıkışı ve bu ticaret yolu üzerinde hakimiyet oluşturmaları kutsal savaş adı altında bu yol ve zenginliklere hakim olma mücadelelerini başlattı Avrupa‟dan toplanan ordular ile kutsal yerlerin yeniden ele geçirilmesi bahanesi ile ekonomik güç ve zenginlik elde etme denemeleri orta çağ boyunca devam etti. Başarısızlık yeni yolların aranması ve Coğrafi keşiflere neden olacaktır.

Coğrafi keşifler ve yeni yerlerin ele geçirilmesi Batı Avrupa‟nın kaderini derinden değiştirdi. Ele geçirilen ülkelerin kaynaklarının Avrupa‟ya taşınması, ele geçirilen yerlerdeki insanların köleleştirilmesi durağan ekonomiyi birden hızlandırdı. İlk çağlardan beri var olan Akdeniz havzasındaki ticaret düzeni önemini yitirirken Okyanusları da içine alan yeni bir ticaret düzeni gelişti.

Kapitalizmin ortaya çıkışının anahtarı ticaretin doğması ve para ilişkilerinin ve değişiminin yaygınlaşmasıdır. Avrupa‟ya kıta dışından ucuz ve bol mal gelmesi, ticaretin yaygınlaşması durağan kapalı bir köylü ekonomisinden yavaş yavaş geniş bir para ağına ve pazar ilişkilerine dayalı bir sisteme geçilmiştir. Bu yeni sistem “kullanım için üretim sistemi” olan feodal toplum yapısını da hızla değiştirerek “pazar için üretim yapan” kapitalist bir toplumun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu yapıda kentler feodal dünyada kapitalizmin adaları gibi görünmekteydi. Kentlerdeki ticari yaşamın büyümesi, mal çeşitliliği ve ucuzluğu feodal beyleri lüks malların temini açısından kentlere daha fazla bağımlı hale getirdi. Bu arada serfler de ve kölelik bağlarından kaçarak (topraktan uzaklaşarak) kentlere doğru aktılar.

Gücü büyütme ihtirası, Hristiyanlığı yayma isteği, ordulara yeni iş alanları açma kaygısı, devlet adamlarını, din adamlarını ve ordu komutanlarını aynı noktada birleştirmiştir. Yeni ülkeler fethetmek ve keşfetmek, zenginlik ve üstünlük, Hristiyanlığın yayılması ve orduların zaferi demekti. Sömürgecilik ve köleciliğin ortaya çıkması ve kapitalizm bir bütünlük gösterir.

Burjuvanın Doğuşu

Maddi kazanç tutkusu toplumda giderek yayılırken bu hedefi gerçekleştirecek olan eylemin ticaret olduğuna dair anlayış belirginleşmeye başladı. İşte bu duygu kapitalist girişimci dediğimiz, tutkusunu gerçekleştirmek için her türlü riski göze alan ve fırsatları değerlendiren bireyleri ortaya çıkarttı.Bu tipler öncelikle örgütleyici, müzakereci ve kişisel planlarını gerçekleştirmek için zihinsel özgürlüğe sahip olan bireylerdi. Her geçen gün daha fazla kazanma hırsı insanların ticarete daha fazla sarılmasını doğurdu. O zamana kadar sıradan bir kişinin zengin olabileceğine inanılmıyordu.17.yüzyılda servet edinmenin üç yolu olduğu biliniyordu.

1-Saraya Hizmet Etmek 2-Savaşa Katılmak 3- Simya

Bir diğer sıralamada şöyleydi.

 

1-                Hazine Aramak

2-                Mirasların Ele Geçirilmesi

3-                Servetlerinden Herhangi Bir Şekilde Yararlanabilme Umuduyla Zengin Birinin Gözünde İtibar Sahibi Olmak.

4-                Tefecilik

5-                Yük Taşıyacak Koşumlu At Sürüleri Kiralamak

Şiddet aracılığıyla yada sihir yoluyla zenginleşme yerine yaratıcılık yeteneğine başvurarak yada para aracılığıyla zenginleşme almaya başlaması kapitalist toplumun bir sonucudur.Bu toplumun önde gelen tipi burjuvaydı.Girişimci ruhu ve elde etme iç güdüsü yada kazanç aşkıyla belirginleşen bu duyguların yanı sıra “cebindekinden fazlasını harcama, cebindekini bitirme, tasarruf et” gibi pek çok kurala da sahip bu insanlar Avrupa‟nın şeklini değiştirmişlerdir.

Burjuvanın yaşam biçimlerinden doğan kurallar Burjuva erdemleri olarak sıralanmaktadır.

1-     Kanaatkar ol:patlayıncaya kadar yiyip sarhoş oluncaya kadar içme.

2-     Susmayı   Bil:   yalnızca   sana   ve   diğerlerine   yararlı   olacak   şeyler   söyle.   Her   türlü gereksiz konuşmadan kaç

3-     Düzen: her şeyin yerli yerinde olmasına ve her şeyi zamanında yapmaya özen göster.

4-     Karar ver: yapman gerekeni yap, kafana koyduğun şeyi bir an önce gerçekleştir.

5-     Ölçülü ol: Yalnızca kendine ve diğerlerine faydalı olacak harcamaları yap.

6-     Gayretli ol: zamanını boşa geçirme, yararsız bir şey yapma.

7-     Dürüst ol: Asla zarar verecek türden yalanlara başvurma, namuslu ve masumca şeyler düşün ve buna göre davran.

8-     Haksever ol: haksızlık ederek  ya da iyilik  yapma görevini ihmal ederek başkalarına zarar verme.

9-     Kendine hakim ol: Aşırı uçlarda dolaşmaktan kaçın

10- Temiz ol: bedeninde, giysilerinde ve evinde en ufak bir kirlenmeye izin verme.

11- Ahlaki   Denge   içinde   Ol:   kaçınılması   olanaksız   sıkıntıların   seni   etkilemesine   izin verme

12- Namuslu ol: Elinden geldiğince az cinsel ilişkide bulun. Sağlık açısından sana yararı varsa ya da soyunu devam ettirmek için cinsel ilişkide bulun.

13- Alçak gönüllü ol: İsa ve Sokrat‟ı örnek al.

Bütün ülkede herkesin payına aynı miktarda erdem düşmemiş olabilir, ancak ortalama bir burjuva yukarda saydığımız ilkelerin önemli

bir bölümünü hayatında uygulamaya geçirdiği ölçüde zenginleşmiş zamanla kapitalist zihniyete ulaşmıştır.

Kusursuz bir iş adamı yalnızca dış dünyada sayılan kuralları uygulamaz, bu kuralları ailesi içinde de uygular. Bu süreç içinde iş ahlakı denen ilkeler de gelişmeye başlamıştır. Müşterilerle olan ilişkilerde kendine güvenilen, müşterilere gerçek anlamda hizmet veren ve verdiği sözleri zamanında yerine getiren tüccarlar dürüst tüccar olarak adlandırılmaktadır. Sözleşmelere ve anlaşmalara sadık olmak giderek öne çıkan bir değer olmaya başlamış, aileler bu özellikleri ile tanınmaya önem vermişlerdir. İyi bir tüccar için en yüce davranış, hiçbir şeyde abartıya kaçmamak, sadece iyi insanlarla birlikte görünmek, içki, kumar ve kadından uzak durmak, Pazar ayinin kaçırmamaktı.

 

Dürüstlük ilkesi kapitalist rejimin yaygınlaşması ve gelişmesine paralel olarak daha da uyulan bir kural olmuştur. Diğer bir ifadeyle, iş ahlakı kapitalizmi, kapitalizm de iş ahlakını geliştirmiştir. Bu gelişmelerle beraber yapılan işlemlerin kayıt altına alınması bir zorunluluk, vazgeçilmez bir araç haline gelmiştir. Bir ticari işlemin karlı olup olmadığı ancak uygun ve düzenli tutulan kayıtlar sayesinde olacaktır. Böylece muhasebe ilkeleri ve araçları giderek önem kazanmıştır. Hesap kitap işlerinin yaygınlaşması bu alanda yetişmiş insanlara ihtiyaç duyulması matematik, abaküs kullanımı, ticari hesaplama ve kayıt gibi derslerin okutulduğu okulların kurulmasını gerektirmiştir.

Batı Avrupa’nın Batıya Açılması

Akdeniz havzasında antik çağdan beri sürdürülen ticaret liman şehirlerinin gelişmesine ve söz sahibi olmasına sebep olmuştu. Ancak gemi inşa tekniklerinde ortaya çıkan gelişmeler Karavela adı verilen hızlı ve dayanıklı teknelerin inşası Batı Avrupalıların okyanuslara açılmasını sağladı. Önde bir üçgen yelken, iki kare yelken ve bir de Latin yelkeni olan Karavela‟lar o çağa göre büyük bir hareketlilik sağlamıştır. Bu gemiler ile Portekiz, İspanya, Fransa ve İngiltere Afrika kıyılarını kuzey ve Güney Amerika‟yı keşfetmişler ve koloniler oluşturarak ihtiyaç duydukları kaynakları ana karaya taşımışlardı. Bu dönemde Batı Avrupa kendi dışındaki zenginliklere göz dikerken doğu Avrupa içine kapanarak kendi sorunları ile baş başa kalmışlardır. Bu nedenle Batı Avrupa Doğu Avrupa‟ya nazaran daha hızlı ilerlemiş ve sanayi devrimini gerçekleştirebilmiştir.

Bu dönemde oluşan sömürgelerin şu önemli işlevleri olmuştur

1-     Zenginleşme için ihtiyaç duyulan ham madde kaynaklarına kolaylıkla ulaşılmıştır.

2-     Fethedilen yerlerdeki uygarlıkların sahip olduğu altın gümüş gibi kıymetli madenler zenginleşmeyi sağlamıştır.

3-     Fethedilen bölgelerdeki insanların köleleştirilmesi ve ucuz işgücü olarak kullanılmıştır.

4-     Kuzey Amerika gibi geniş topraklar üzerinde kurulan büyük çiftliklerde üretilen ürünlerin ana karaya taşınması ile ülkede bol ve ucuz ürün sağlanmış. Ticari kapitalizm gelişmiş sanayi üretimine sermaye teşekkülü sağlanmıştır.

5-     Anakarada ortaya çıkan sosyal değişimin yarattığı nüfus fazlalığından kolayca kurtulmak.   İşsiz güçsüz kesimin yaratacağı faturalardan   kolayca kurtulmak.

Sömürgeciliğin tarih antik çağlara kadar gitmektedir. Mısırlıların Babillilerin ve Perslerin sömürgeleri olduğu bilinmektedir. Atinalılar Ispartalılar milattan önce 6. yüzyılda Ege ve Karadeniz kıyılarında sömürgeler oluşturdukları görülmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda denizci olan kavimlerin Akdeniz çevresinde benzer girişimleri olmuştur. Yeni çağladaki sömürgecilik ise 15. yüzyılda İspanya ve Portekiz tarafından başlatılmıştır. Bu devletler Amerika kıtasında ve Karayip Adaları‟nda sömürgeler oluşturmuşlardır. Daha sonra İngilizler ve Fransızlar Asya, Afrika ve Pasifik bölgelerinde daha büyük sömürgeler oluşturarak oralardaki servetleri kendi anavatanlarına aktararak kalkınmalarında temel unsur olarak kullanmışlardır.

Hindistan ve Uzak Doğudaki sömürgeler başlangıçta daha çok baharat ithalatı için kullanıldı. Tabii bu ithalat bugünkü anlamda bir ithalat değildi. Çünkü satıcı da alıcı da sömürgecilerdi. Daha sonraları zencilerin köle olarak kullanılması söz konusu oldu. İlk olarak Portekizliler Nijer ve Kongo dan kara derili insanları köle olarak kullanmaya başladılar. Amerika kıtası keşfedildikten   sonra   Güney   Amerika,   Karayipler   ve   Kuzey   Amerika‟ya       taşınan   köleler

 

oradaki şeker kamışı alanlarında ve diğer tarımsal işlerde kullanılmaya başlanmıştır. 1530 da Şarlken‟in , 1537 de Papa‟nın 1570 de Portekiz kralı Sebastian‟ın Amerika kıtasındaki yerlilerin köle olarak kullanımını yasaklamasından sonra Afrika‟dan getirilen zencilerin köle olarak kullanılmasına hız verildi. O dönemde hiç kimse zencilerin de insan olduğunu düşünmüyordu. Hatta zenci kölelerin kullanımını meşru sayan yasalar dahi çıkarılmıştı. Kilise dahi bu düzeni onaylamaktaydı Zencilerin beyazlarla evlenmesi yasaklanmıştı. Kölelerin çocukları da doğuştan köle olarak kabul edilmesi yasalarla düzenlenmişti. Efendisi ve ailesine zarar veren kölelerin cezası idamdı. Bu tür sıkı yasalar ile köleci düzenin devam etmesi sağlanıyordu. .

FRANSIZ DEVRİMİ

Fransız devrimi gerek hükümet şekli, gerek toplum olarak kurulu düzeni ortadan kaldırmıştır.Mutlak monarşi yerine önce meşruti monarşi sonra demokratik bir cumhuriyet kurulmuştur. Çok daha radikal değişmeler ise, sosyal düzende meydana gelmiştir. Fransız devrimi öncelikle feodal toplumu yıkmış,onun yerine bilinçli bir şekilde hürriyetlere yer veren yeni bir toplum kurmuştur. Bu esnada eski rejime ait mülkiyet, aile, hukuk, kanun, din, öğretim gibi her müessese değişikliğe uğramıştır. İlk defa 1793 Anayasasında bireyin refahı için sosyal sorumluluk prensibi tanınmıştır.   1789 ile 1799 arasındaki on yıllık kısa bir devrede eski feodal Fransız toplumu hakim sınıfların tasfiyesi sonucunda ortadan kalkmıştır. Yeni kurulan düzen köksüz ve geleneksiz olması nedeniyle “sürekli devrim” fikrinin tohumlarını atmıştır.

Fransız Devrimi   Aristokrasinin Kilisenin yardımıyla sürdürdüğü

SANAYİ DEVRİMİ

Sanayi Devrimi, insanlık tarihindeki en köklü dönüşümdür. İlk önce İngiltere‟de başlayıp zamanla batı Avrupa‟ya ve oradan da bütün dünyaya yayılan ve dünyayı yeniden şekillendiren büyük bir devrimdir.   Britanya bu dönemde dünyanın tek üretici atölyesi,tek büyük ithalat ve ihracatçısı, tek taşımacısı, tek emperyalisti, neredeyse tek uluslar arası yatırımcısı, tek dünya donanmasına sahip olan ve dolayısı ile gerçek bir dünya politikasına sahip olan devleti olarak kabul edilmektedir. Öyle ki, bir ada devlet olmasına karşılık taşıma alanında en büyük devrimi gerçekleştiren bir ülkedir. Britanya‟nın bu tekel durumu diğer ülkeler sanayileşinceye kadar devam etmiştir. Bu nedenle İngiliz sanayileşme sürecini incelemek aynı zamanda       sanayi devrimini incelemek anlamına gelecektir. Çok doğal olarak İngiltere‟nin bu merkezi konumu dünya siyasi ve iktisadi düzeninin de belirleyicisidir. Sonuç olarak 18. ve 19 yüzyıllarda sanayi devrimini gerçekleştirmenin Britanya‟ya sağladığı avantajlar son derece büyüktür

Britanya‟nın bir öncü olarak gerçekleştirdiği başarıyı iktisatçılar çok ayrıntılı incelemiş ve tartışmışlardır.   Bu dönemde Britanya bir biriyle bağdaşmaz gibi gözüken iki özelliğin birlikte ortaya çıktığı görülmektedir. Britanya. bir taraftan Kraliçe ve Lordlar gibi modası geçmiş ve eskimiş kurumları barındırırken diğer taraftan sosyo-ekonomik yapısını en radikal bir biçimde değiştirmiştir. Yaşamlarını sadece emeklerinin karşılığında aldıkları ücret ve maaşlarla sağlayanların oranı diğer Avrupa ülkelerinde rastlanmayacak bir düzeye erişmesi ve bu topluluğun kendi kaderlerini belirlemek için başlattığı sınıfsal mücadele önce Britanya‟nın daha sonra da dünyanın çehresini değiştirmiştir.   Çok sayıda yüksek gelirli ve büyük servet sahiplerinin yanında toplumun önemli bir bölümünü oluşturan işçi sınıfı arasındaki mücadele iki partili İngiliz   siyasal sistemin de oluşturmuştur.Bu mücadelenin,   sosyalizm ile

 

liberalizmin mücadelesi olarak da dünya siyasal tarihinde öncülük yapması söz konusudur. Bir diğer açıdan bakılır ise iktisadi güç ve karın oluşturduğu muazzam bir yapı ile yoksulluk ve sefaletin yarattığı güçsüzlüğün bir araya getirdiği işçi sınıfı   arasındaki mücadele Avrupa sosyal tarihini de şekillendirmiştir. Bu açıdan bakıldığında sanayi devrimi sadece üretim tekniklerinde ortaya çıkan teknolojik bir devri olma niteliğinin çok daha ötesinde toplumu belirleyen sosyal bir devrimdir. Diğer bir ifadeyle, Sanayi Devrimi‟nin anlamı yalnızca iktisadi büyümenin hız kazanması değildir. İktisadi ve toplumsal dönüşüm nedeniyle ve bunun sayesinde iktisadi büyümenin hız kazanmasıdır.

Sanayi devrimi bir birler ile ilgili pek çok değişikliğin bütünüdür ve en önemlisi kendiliğinden ortaya çıkmasıdır. İngiliz devrimi tarihte ilkti. Britanya‟dan sonra diğer ülkelerde oluşan sanayi devrimleri hükümetlerin belirli plan ve programları ve destekleriyle   oluşmuştur. İngiltere‟de sanayi devriminin başlangıcı, ünlü iktisat tarihçisi Arnold TOYNBEE ye göre 1760 tır. Amerikan tarihçisi J.U. NEF „e göre sanayi devrimi 18yüzyıla 19. yüzyıl başlarında aniden gelişen bir olay olarak değil     16 yüzyılın ortalarına kadar uzanan bir süreç olarak değerlendirmektedir. Bu konuda iktisadi büyüme hızının, kömür demir çelik üretimindeki artışın ve İngiltere‟nin ihracat gelirlerindeki artışların ortak bir tarih bileşkesi içinde incelenmesini öneren   Prof.W.ROSTOW daha kesin bir tarih aralığı olarak 1783 -1802 dönemini kabul etmektedir.

İngiltere 16.yüzyıldan beri yün dokumacılığı, kömür madenciliği ve cam imalatında önderlik etmektedir. !7. yüzyılın başlarında Lancashire‟de yüne rakip olarak pamuklu dokuma hızla gelişti. Pamuk Avrupa‟da uzun zamandan beri bilinen bir dokuma hammaddesi idi. İngilizler tarafından Hindistan‟da   yeniden keşfedilerek üretim alanına taşınmıştır. Böylece İngilizler bu elyafa sahip olabilmek için pamuğun yetiştirildiği Hindistan, Kuzey Amerika ve Güney Asya üzerinde hakimiyet sağlamaya girişti. Hakimiyet mücadelesinin en çok denizler üzerinde olduğu söylenebilir.Hollanda ve Fransızlara üstünlük sağlayan İngiltere dünya denizlerindeki hakimiyetini anakarada   yaşanan değişimin temel etkenlerinden birisi olduğu söylenebilir.

1768 de Sir Richard Arkwirght nehir akıntılarından sağladığı enerji ile çalışan yeni bir dokuma makinesi icat etmesiyle verimlilikte artışlar sağlanmıştır.   Fransızların önemsemediği bir mühendis olan Denis Papin‟in buhar makinesi ve İngiliz James Watt ın buhar gücünü hareket enerjisine çeviren bir buhar dolabı icat etmesinden sonra 1785 yılında Edmund Cartwright tarafından icat edilen dokuma makinesi sanayi devriminin teknolojik odağını oluşturmuştur. Dokuma teknolojisinde meydana gelen yenilikler ile pamuk ipliği üretimi on yılda on katına çıkmıştır. Bu açıdan bakıldığında teknolojik yeniliklerde Fransızların büyük katkısına, (mühendisler, pazarlama teknikleri, entelektüel özgürlüklere sahip olması) rağmen önemli bir limana ve etkili bir deniz gücüne, sanayi makinelerine yönelik meraka sahip olmaması   nedeniyle İngiltere‟nin gerisinde kalmıştır. Bu geri kalışta tarımsal üretimi elinde bulunduran ve onu yeniliğe yöneltmeyen toprağa bağlı bürokratik bir kastın etkisi yanında Fransız monarşisinin kısıtlı kaynaklarını sanayi üretimi yerine Amerikan kolonilerinin bazılarındaki bağımsızlık hareketlerini destekleyerek İngiliz monarşisine zarar vermeyi yeğlemeleri etkili olmuştur.

1825‟te İngiltere‟de tarihte ilk kez   bir ülkenin sınai katma değeri tarımsal katma değeri aşar. Bu değişim Amerika Birleşik Devletleri‟nde 1869‟da     Fransa‟da 1875‟te görülecektir. 1800‟den 1855‟e kadar pamuklu dokumanın fiyatı beşte bire düşerken, üretim elli kat artmıştır. Pamuklu dokuma 1800 de İngiliz ihracatının üçte birini oluştururken 1855‟te yarıya ulaşmıştır. Avrupa İngiliz ürünlerinin istilasına uğrarken İngiliz liman kentleri ve Londra giderek önem kazanmıştır. Artık ekonomik merkez Britanya adası olmuştur. 1815 yılında

 

Frankfurt‟tan gelen ilk çok uluslu finans kurumu olan Rothschild Bankası İngiliz demir-çelik sanayisini, demiryolları ve metal gövdeli gemi yapımını finanse eder. 1821 de ilk demiryolu Londra yakınlarında hizmete girer.

Bütün bu gelişmelere karşılık sanayi işçiliği 1855‟te köylü ve esnaflığın arkasından üçüncü sıradaydı. İngiliz dokuma işçilerinin dörtte üçünü kadınlar ve çocuklar oluşturuyordu.. Kadınların çoğunlu ücretli olmayıp ev içindeki atölyelerde çalışmakta ve kırsal yaşam tarzını sürdürmekteydi. Evi çekip çevirmenin, kırsal üretim gerçekleştirmen yanında evlerdeki tezgahlarda işçilik de yapmaktaydılar. Sanayi tipi işçi yapısının ortaya çıkması en azından elli yıllık bir sürecin   alacaktır.

Üretim teknolojisinde meydana gelen büyük değişikliklerle belirginleşen sanayi devrimi aslında iç içe geçmiş dört büyük devrimin toplamından oluşmaktadır. Bu devrimler demografi devrimi,   tarım devrimi, ticaret devrimi, ulaşım (taşıma) devrimidir.

Demografi Devrimi

Sanayi devrimi öncesi sosyo-ekonomik hayatın en önemli özelliği durgunluk idi. Üretimin sınırlılığı beslenme yetersizliğini, beslenme yetersizliği ise nüfus artışının sınırlı kalmasına neden olurken nüfusun sınırlılığı üretimin sınırlılığını sağlamaktaydı.

Nüfusun büyüme hızı esas olarak doğal artış oranına   yani doğum ile ölüm oranları arasındaki farka bağlıdır. Sanayi devrimi öncesinde   doğum oranlarının yüksekliğine karşılık ölüm oranlarının da yüksek seyretmesi nüfusu göreceli olarak dengede kalmasını sağlıyordu. Savaş ve salgın hastalıklar ölüm oranlarını aşırı yükseltmesiyle nüfus artışı yerine zaman zaman nüfus azalışına dahi neden oluyordu. Kıtlıklar, savaşlar ve salgınlar birbirlerini tetikliyordu. Durgun, kendi içine kapalı tarım toplumlarında zaman zaman ortaya çıkan ürün yetersizliği insanların yiyecek kaynaklarının tamamen tükendiği bölgelerden göreceli olarak daha iyi bölgelere doğru göçlerin yaşanmasına yol açıyor, göçler savaşları savaşlar ise orduların kıta içinde yer değiştirmesine ve böylece mahalli nitelik taşıyan bir hastalık süratle yayılarak büyük salgınlara yol açıyordu. Nüfusun azalması da ekonomik zorlukların derinleşmesine yol açıyordu. Askerlerin bir bölgeden başka bir bölgeye taşıdığı hastalıklar o çağlardaki savaşlardan çok daha büyük kırımlara yol açmaktaydı.

18. yüzyılda doktorların hastalık nedenleri hakkındaki bilgiler artmıştır. Bu gelişme sonrasında tıbbi tedavi metotlarının değiştiğini ve etkili olduğu bilinmektedir Bu nedenle 18 yüzyılın başından itibaren   Batı Avrupa‟da     salgın hastalıkların görülme sıklığı azalmaya başlamıştır. Nüfusun doğal büyüme   hızında yükseliş eğilimleri görülmeye başlandı.Beslenme ve hijyen koşullarının iyileşmesi, sağlık alanında ortaya çıkan gelişmeler ölüm oranlarını hızla düşürmüştür. Buna karşılık doğum oranlarının yüksek seyretmesi nüfus artışını sağlamıştır. Nüfusun artması hem üretim gücünü arttırmış hem de tüketici sayısını arttırarak durgun ekonominin hareket kazanmasını sağlamıştır. Daha iyi ekonomik şartlar ve daha elverişli ekonomik fırsatlar nedeniyle evlenme yaşında meydana gelen düşme doğum oranlarını daha da yükseltmiştir. 1750‟de yaklaşık   6.5 milyon olan İngiltere ve Galler‟in nüfusu 1801‟de 9 milyonun üzerine 1841‟de 16 milyona çıkarak nüfus patlaması oluşmuştur.

Tarım Devrimi

Ekonomik büyümeye giden yolun sanayi devriminden geçtiği kabul edilmektedir. Sanayileşme sürecinde en önemli   rolü tarım üstlenmektedir. Bu açıdan bakıldığında İngiliz

 

sanayi devriminden önce tarım sektöründe bir devrimin gerçekleştiği görülmektedir. Ortaçağdan kalma usuller yerine büyük ölçekli bütünleşmiş işletmelerin tarıma hakim olması ile verimliliğin yükselmesi ve sanayin ihtiyaç duyduğu birikimin tarımdan sağlanması söz konusu olmuştur. Ekilen   alanların da büyüdüğü görülmektedir.Bitkisel üretim işlenmeyen topraklara, meralara korulara doğru genişlemiş, hayvan besiciliği yaygınlaşmış, ekilen ürünler çeşitlenmiştir. Tarımsal üretim öz tüketim yerine pazara yönelik bir hale gelmesi de tarım devriminin bir parçası olacaktır.

Tarım alanlarında yeni üretim tekniklerinin temel özellikleri, sürekli ekim,yeni ürün rotasyon sistemleri ve ürünlerle hayvanlar arasında daha iyi bir uyum olarak görülmektedir. Tohum ekme makinesi 1700 de yapıldı ve 1730‟ların başında yaygın hale geldi. İki at ile çekilen üçgen sabanın tarlaların sürümünde kullanılması da aynı yıllarda yaygınlaştı. İlk harman makinası 1780   de yapıldı. Aynı yıllarda tarlaların mülkiyet düzeni de belli bir sisteme bağlanarak üretimin sürekliliği sağlanmıştır.

İngiltere‟de tarım devriminin ilk sanayi devriminin etkinliğine dört şekilde katkıda bulunduğu söylenmektedir.

(1)   artan nüfusu ve özellikle de sanayi merkezlerindeki nüfusu belemek

(2)   İngiliz sanayinin ürünlerine olan satın alma gücünü arttırmak,

(3)   sanayileşmeyi finanse etmek ve bunu savaş döneminde de sürdürmek

(4)   sanayide istihdam edilecek işgücünü sağlamak

Tarım sektörü bir taraftan sanayileşen ve tarım üretiminden uzaklaşan bölgeler beslerken diğer taraftan sanayin ihtiyaç duyduğu sermaye birikimini de gerçekleştirmiştir. İşçilerin hayat standardının 18. yüzyıl ortalarında yükseldiğine dair ciddi kanıtlar bulunmaktadır. Bol ürün yılları et ve tahıl fiyatlarını düşürmüştür. Hatta 1750 de İngiltere   tahıl ihraç eden ülke konumuna geldiği görülmektedir.   İmalatta uzmanlaşan her köy ve bir sanayi köyü haline gelen her kırsal bölge bölgelerinde üretilmeyen gıda maddelerini üretip buralara satan bir başka bölgenin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Ticaret Devrimi

Bir ekonominin, sanayi öncesi bir durumdan sanayileşme durumuna geçebilmesinin en önemli yolu uluslar arası ticaretin sağladığı fırsatların iyi kullannaktır. Ülke içinde var olan üretim fazlasını dışarı satarak gelir elde edilmesi ve bu gelirin yeniden üretimde verimli olarak kullanılması ve çoğaltılması ile büyüme sağlanacaktır.Ülke içi üreticilerin potansiyel pazarını genişleten dış ticaret onları daha büyük düşünmeye itecektir. Pazarı genişleyen üreticiler öncelikle büyük ölçekli üretim yapmanın avantajlarından yararlanmaya başlarlar. Daha sonra organizasyonlarını geliştirerek ve ihtisaslaşarak bu avantajı geliştirirler.

Ticaret özellikle de dış ticaret sanayi devrimin hızlanmasına altı şekilde katkıda bulunmuştur.

1-     Her şeyden önce İngiliz sanayi ürünlerine talep yaratmıştır.Kapalı bir ekonomide üretim ekonomisine ,pazara yönelik bir ekonomiye geçişte ticaret en önemli rolü üstlenmiştir. Üretim ölçeğinin büyümesi, maliyetlerin düşmesi ve bunun fiyatlara yansıması ile pazarın genişlemesi ekonomiyi büyütmüştür.

2-     Uluslar arası ticaret İngiltere‟ye ucuz hammadde girişini sağlamıştır. Ham pamuk olmaksızın İngiliz tekstil sanayi büyük dönüşümü gerçekleştiremezdi. Aynı şekilde İsveç çubuk demirini sağlamasalardı makine yapımına girişemezlerdi.

 

3-     Uluslar arası ticaret yoksul ve az gelişmiş ülkelere İngiliz mallarını satın   almalarını sağladı.Ticaret iki yönlü bir süreç olması ile İngilizler az gelişmiş ülkelerden hammadde alarak mamul maddeler sattılar. Bu ticaret için onlara kredi ve döviz sağladılar.

4-     Uluslararası ticaret sınai ve zırai gelişmeyi finanse etmeyi kolaylaştıracak ekonomik kaynak yarattı.Ticaret kazancı doğal olarak tarıma, madenciliğe ve imalata aktı.

5-     Uluslararası ticaret ülke iç ticaretin de genişlemesinde etkili olan kurumsal yapının ve iş ahlakının doğmasına yardımcı oldu.

6-     18.yüzyılda uluslar arası ticaretin genişlemesi büyük şehirlerin,sanayi merkezlerinin ve liman şehirlerinin ortaya çıkmasına ve kentli bir yaşamın genişlemesine neden olmuştur.

İngiliz yurttaşlarını zenginleştiren ticaret aynı zamanda onların özgürleşmesine de yardımcı olmuştur. Bu özgürlük ticaretin genişlemesini sağlamıştır. Devletin büyüklüğünün dayanağı da budur. Devletin büyüklüğü aynı zamanda devletin dayandığı orta kesimlerin etkisine de bağlıdır.Ticaret toplumsal istikrardan yana olan ve ahlaklı dürüst orta sınıfların topluma egemen olmasını   beraberinde getirmiştir.

Ulaşım (taşıma) Devrimi

Sanayileşmiş bir ekonomiyi sanayi öncesi ekonomiden ayıran en önemli farklılıklardan biri de daha zengin bir sermaye stokunun bulunmasıdır. Yüksek üretkenlik sermaye stokunun artmasına ve yeni yatırımlara olanak tanımasına yardım eder. Doğal olarak bu yatırımlar sadece üretken kapasiteye değil   taşıma tesisleri, limanlar, yolar köprüler ve kanallar gibi alt yapıya da yönelir. İngiliz sanayileşmesi sürecinde ulaşım sistemine   yapıya   yapılan yatırımlar hemen hemen tamamı yerli özel teşebbüs tarafından sağlanmıştır. Yollar kamu kesim tarafından yapılmasına karşılık ulaşım sisteminde özel sektörün payı büyüktür. Yeni yollar,yeni ulaşım araçları, depolama ve dağıtım ağlarının kuruluşu bu devrimin parçalarıdır.

Sanayi Devriminin Sosyo-Ekonomik Sonuçları

1-     Ekonomik ve teknolojik ilerleme, özel girişimcilik ve bugün liberalizm olarak adlandırdığımız düşünce sanayileşmeyle ortaya çıkan sonuçlardır.

2-     Piyasaların gelişmesi kişi hak ve özgürlüklerinin artmasını, dolayısı ile de demokrasinin yaygınlaşmasını sağlamıştır.   Diğer bir ifadeyle demokrasi, piyasaların gelişmesiyle birlikte gelişmiştir.

3-     Teknolojik yenilikler ve piyasalarda mal fiyatlarının düşmesi tüketici sayısını arttırmış ve piyasaları yaygınlaştırmıştır.

4-     İngiltere, Fransa   Amerika‟da sanayileşme burjuvayı arttırmış burjuvanın siyasal talepleri parlamenter düzenin yerleşmesine yol açmıştır.

5-     Ortaçağın siyasal yapısı olan ve soyluların elinde olan mutlak monarşi, burjuvanın ekonomik güçlenmesi ve kendi kaderine hakim olabilmesi için siyasal güçlerini arttırmak istemesi   meşruti monarşilerin yolunu   açmışlardır.

6-     Parlamenter yapı ortaya çıkmıştır. Parlamento demokratik ülkelerdeki mevcut şekliyle burjuvanın toprak sahipleri olan aristokratlardan iktidarı devralmak için oluşturdukları bir müessesedir.

7-     Sanayi devrimi yeni sosyal sınıflar, yeni menfaatler ve yeni problemler yaratarak sosyal tatminsizliklere ve protesto hareketlerine yol açmıştır.

8-     Fikir devrim, Fransız devrimi ve sanayi devrimi her üçü de mevcut düzeni yıkmak onun yerine yeni ve ideal toplum kurma çabalarını arttırmıştır.

 

9-     Toplumun bütünü şiddetli tartışma ve   protesto hareketleri içine sürüklenmiştir.

10- İşçi sınıfı (proleterya) liberal sanayi kapitalizminin içinde yoksulluk ile karşı karşıya kalmıştır.

11- Hayatları sanayi devriminden dolayı en fazla değişikliğe uğrayan sınıflar, aynı zamanda sanayi devriminden en az maddi yarar sağlayanlardı.

12- Hayatları sanayi devriminden dolayı en az değişikliğe uğrayan sınıflar, aynı zamanda bundan en fazla maddi yarar sağlayanlardı.

13- Sanayileşmenin ilk elli yılında toprak ve asalet unvanına sahip olanlar için bir altın çağ olmuştur.

14- Daha önce soyluların topraklarında boğaz tokluğuna çalışan köylüler sanayi kentlerinde işverenin gözetiminde giderek daha uzun ve daha düşük ücretlerde çalışmaya başladılar.

15- Ticaret ile zenginleşen kentlerden sonra sanayi üretimi ile büyüyen kentler ortaya
çıktı. Başlangıçta sanayiye bağımlı olarak gelişen kentler feodal bozulmanın hızıyla
sanayin büyüme hızından bağımsız olarak büyümeye ve kentleşmeye başlamıştır.

16- İngiltere üretim

1850                    1880

pik demir       2.250.000 ton        7.750.000 ton

çelik               49.000 ton             1.440.000 ton

kömür       40.000.000 ton       147.000.000 ton        ulaşmıştır.

17- İngiltere‟nin ihracatı içindeki paylar

1830                1850               1870

Pamuk ipliği                            %   50.8             %   39.6            %   35.8

Diğer dokuma ürünleri             %   19.5             %   22.4            %   18.9

Demir, çelik, makine                %   10.7             %   13.1            %   16.8

Kömür                                     %       0.5            %     1.8             %        2.8

18- Hızla artan kentli nüfus ve sanayi emek arzı üretim sürecine dahil edilememesi ve emek talebinin sınırlı kalması ile işsizlik ve yoksullaşma hızla arttı.

19- İşsizler ve istihdam edilenler arasında istihdam elde edebilmek ve istihdamı korumak için yapılan kirli rekabet ücretleri ve çalışma şartlarını hızla kötüleştirdi.

20- Kirli rekabet   burjuvanın yani sanayi girişimcilerinin giderek zenginleşmesine fırsat
vermiştir.

21- Giderek zenginleşen burjuva ile giderek yoksullaşan ve kötü çalışma ve yaşam koşulları ile karşı karşıya kalan proleterya   arasındaki ilişkiler gidere gerilmiştir.

22- Yoksullaşan işçi sınıfı   bu mücadelede   sendika ve tüketim kooperatifçiliği gibi kendi kendine yardım müesseselerini ortaya çıkartmıştır.

23- 1860‟ların sonunda İngiltere başta olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde işçi sınıfının siyasal haklarlarını elde etmek üzere mücadele başlatmışlardır.

24- 19. yüzyılın ikinci yarısında kapitalizmin gelişim sürecinde 1870‟de İngiltere‟de 1890‟da     Amerika‟da ortaya çıkan ekonomik krizler bir çok kapitalist ülkede işçi sınıfı başta olmak üzere sayıları giderek artan yoksullaşan gruplar gerçeğini gözler önüne çıkartmıştır.

25- Bu dönemde sosyalizm, yoksullaşan kitlelerin eşitlik taleplerine yanıt vermiş ve kapitalizmin sorgulanmasını sağlamıştır.

26- Sosyalizmin varlığı ve kapitalizme karşı yarattığı muhalefetin sonucu kapitalizmin ve klasik liberalizmin yeniden gözden geçirilmesini sağlamıştır.

27-

 

Kaynakça

P.DEANE, İlk Sanayi İnkılabı, Türk Tarih Kurumu yayın no.

E.J. HOBSBAWM Devrim Çağı, Dost Kitabevi, 1998

E.J. HOBSBAWM Sanayi ve İmparatorluk, Dost Kitabevi, 1998

Jacques ATTALİ Geleceğin Kısa Tarihi, İmge Kitabevi,2007

Marc BLOCH Feodal Toplum, Doğubatı, 2005

Werner SOMBART Burjuva, Doğubatı, 2008

Colin MOOERS Burjuva Avrupa’nn Kuruluşu, Dost Kitabevi, 2000

M.DOBB, P.SWEEZY, C.HILL, K.H.TAKAHASHİ, R.HİLTON Feodalizmden

Kapitalizme Geçiş,   Kaymak Yayınları 2000

Meryem KORAY, Avrupa Toplum Modeli, İmge Kitabevi2005

E.P. THOMPSON İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, Birikim Yayınları, 2004

Erol MANİSALI, Kapitalizmin Temel İçgüdüsü ,Derin Yayınları, 2003

Özer ERTUNA Kapitalizmin Son Direnişi

Meryem KORAY Sosyal Politika

Turan YAZGAN Sosyal Politika Notları

Orhan TUNA Sosyal Politika

Toker DERELİ Sosyalist Hareketlerin Kökeni Sosyal Siyaset ile İlişkisi

 

Konu Yazari: admin ( )
...

Yorum Yap

BİZİ TAKİP EDENLER

Diğer Kategoriler
Etiketler
Son Yorumlar
Ana Sayfa